Ana Sayfa

 

Önsöz

 

Bu Gençlik Rehberi, yeni harfle basıl-dığı gibi, eski harfle Isparta’da dahi teksir edilip, hükûmetin ve zabıtanın ilişmemesi ve her tarafta iştiyakla okunması ve inti-şarı gösteriyor ki; bu «Rehber»in millete, husûsan gençlere çok menfaati var. Yalnız Ankara’nın emniyet müdürü elliikinci sa-hifede beşinci satırında «dinî tedrisat için hususî dershaneler açılmağa izin verilme-sine binaen» cümlesini okumadan, seki-zinci satırdaki «mümkün olduğu kadar her yerde küçük birer dershâne-i Nuriye aç-mak lâzımdır» cümlesine ilişmişti. Demek sonra hakikatini anlamış ki, daha intişa-rına mâni olmadı.

«Hüve Nüktesi» gerçi derindir, herkes birden kavramaz. Fakat o nükte, tabiiyyunun ve ehl-i küfrün te-mel taşını parça parça ettiği gibi, muannid feylesofları hayretler içinde bırakıp çoklarını imana getirmiş. Hem o nükte anahtariyle açılan âlem-i misâldeki seyahat-ı mâneviye miftahı ile, âhiretin bir sineması «ay-nelyakîn» görülmüş. Fakat çok ince olmasından neşredilmedi.

 

Bediüzzaman

Said Nursî

 

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

Birinci  Söz

 

«Bismillâh» her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı hâliyle vird-i zebânıdır. «Bismillâh» ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak dinle... Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki: Bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin. Tâ, şakîlerin şerrinden kur-tulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa tek başiyle hadsiz düşman ve ihtiyâcatına karşı perişan olacaktır.

İşte böyle bir seyahat için iki adam sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi. Diğeri mağrûr. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâ-metle gezdi. Bir katı-üt tarıka rast gelse, der: «Ben, filân reisin ismiyle gezerim.» Şakî def’olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezîl oldu.

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsiz-dir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al.. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni niha-yetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Ra-hîmin Dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefaatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. «Kanun namına, devlet namına» der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcûdat, lisan-ı hâl ile «Bismillâh» der. Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahâlisini cebren bir yere sevketti Ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namiyle, kendi kuvvetiyle hare-ket etmiyor. Belki, o bir askerdir. Devlet na-mına hareket eder, bir pâdişah kuvvetine istinad eder. Öyle de: Herşey Cenâb-ı Hakk’-ın namına hareket eder ki; zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler başlarında koca  ağaç-ları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, «Bismillâh» der, hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Herbir bostan, «Bismillâh» der; matbaha-i kudretten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pek çok muhtelif le-ziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar «Bismillâh» der; rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak nâmına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları «Bismillâh» der; sert olan taş ve toprağı deler geçer. «Allah namına, Rahman namına» der, her şey ona musahhar olur.

Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi; o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi, hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki: O ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asâ-yı Mûsa (A.S.) gibi فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisâl ederek, taşları şak eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenîn yapraklar, birer âzâ-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı  يَـا نَـارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَماً  Âyetini okuyorlar.

 Madem her şey mânen «Bismillâh» der. Allah namına Allah’ın nîmetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi «Bismillâh» demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insanlardan almamalıyız.

Sual: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

Elcevab: Evet o Mün’im-i Hakikî, bizden o kıymettar nîmetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir.

Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.

Başta «Bismillâh» zikirdir. Âhirde «Elham-dülillâh» şükürdür. Ortada, bu kıymettar hâ-rika-i san’at olan nîmetler Ehad, Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğu-nu düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir pâdi-şahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zahirî mün’imleri medih ve muhabbet edip Mün’im-i Hakikîyi unutmak ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! böyle ebleh olmamak istersen;

Allah namına ver.. Allah namına al.. Allah namına başla.. Allah namına işle...

Vesselâm.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

 

Onüçüncü Sözün

İkinci Makamı

 [Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.]

Bir kısım gençler tarafından, şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesâtın hücumları karşısında «Âhiretimizi ne suretle kurtaracağız?» diye, Risale-i Nur’dan medet istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi namına onlara dedim ki:

Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda «Üç Yol»dan başka yol yok..

Birinci Yol: O kabir, ehl-i îman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

İkinci Yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.

Üçüncü Yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir ıdam-ı ebedî kapısı... Yâni; hem kendisini, hem bütün sevdiklerini îdam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor; göz ile görünür. Madem ecel gizlidir: Her vakit ölüm başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde, öyle bü-yük dehşetli bir mes’ele karşısında biçare in-san; o îdam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nûra açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.

Bu kat’î hakikat, bu üç yol ile bulunduğun-da ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile o-lacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişâne-i tasdik olan mu’cize-ler bulunan Enbiyalar ve o Enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhûd ile tasdik eden ve imza basan yüzyir-midört milyon Evliyanın aynı hakikate şeha-detleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhak-kiklerin, kat’î delilleriyle o Enbiya ve Evliya-nın verdikleri aynı haberleri aklen ilmel-yakîn derecesinde (*) isbat ettikleri ve yüzde doksan-dokuz ihtimâl-i kat’î ile «Îdam ve zindan-ı ebe-dîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız îman ve itaat iledir.» diye ittifakan haber veriyorlar.

Acaba yüzde bir ihtimâl-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın endişe-i helâketten gelen elem-i mânevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sâ-dık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihti-mâl ile, dalâlet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat’î sebeb olduğunu ve îman, ubûdiyyet; yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emârelerini ve âsarlarını gösterdikleri halde, bu acîb ve garib ve dehşetli ve azametli mes’ele karşısında bulunan bîçare insan ve bâhusus müslüman: Eğer îman ve ubûdiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

Madem ihtiyarlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve ya-kar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvak-katen hissettirmez.

Madem ehl-i îman ve taat, göz önünde gördüğü kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îman vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit «Gel biletini al» diye beklemesinden derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i mânevî öyle bir lezzettir ki: Eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde; o zevk ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik sâikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhane ve heveskârâne muvakkat bir lezzet-i gayr-i meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağışer. Ecnebi dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar, Peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de kemâlâta medâr olacak bâzı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir müslüman; hem Enbiyayı, hem Rab-bini, hem bütün Kemâlâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir Peygamberi (A.S.M.) tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve rûhunda kemalâtı mu-hafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünki; Peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve dâveti, umum nev’-i beşere baktığı i-çin ve mu’cizâtça ve dince umuma faik ve bü-tün nev’-i beşere bütün hakaikde üstadlık e-dip ondört asırda parlak bir sûrette isbat e-den ve nevi beşerin medar-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-i dinini terke-den, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.

İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müb-telâ ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşrû dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşrû dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyanatta elbette anladınız. Eğer mâzi, yâni geçmiş zamanın hâdisatını sinema ile hâlihazırda gösterdikleri gibi, istikbaldeki ahval dahi meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine, yüzbinlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar.

 Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, îman dairesindeki terbiye-i Muham-mediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.

BİR ZAMAN

ESKİŞEHİR HAPİSHANESİNİN

PENCERESİNDE OTURMUŞTUM

 

Karşısında bulunan Lise mektebinin büyük kızları onun avlusunda gülerek raks ederken, onları, o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat, birden elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları sûretini aldı. On-dan bu gelen hakikat inkişaf etti. Yani, elli sene sonraki hallerini mânevî ve hayalî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan ellisi; kabirde azap çekiyorlar, toprak ol-muşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında çirkin-leşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celbediyor-lar. Ben de onlara ağladım.

Fitne-i âhir zamanın mahiyeti bana göründü ki, o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor..

Ben bir gün sokağa bakarken, o fitnenin te’sirli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: «Bu biçareler kendileri-ni, bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşin-den kurtaramazlar» diye düşünürken; birden, o fitneyi ateşlendiren ve tâlim eden irtidatkâr bir şahs-ı mânevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:

Ey Cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini feda eden ve sefîhâne dalâleti severek irtikâb eden ve hevesat-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhadı kabûl eden ve hayatı perestiş edip ölümden şiddetli korkan ve kabri hatırına getirmek istemeyen ve irtidata yüz tutan bedbaht!.. Kat’iyyen bil ki: Dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan; bu saatten evvel ve bu dakikadan sonra, bil’u-mum senin bu kâinatın ve mâzi ve müstak-belin ve geçmiş nev’in ve cinsin ve gelecek mahlûklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve tâifeler tama-men mâdum ve ölüdürler. İşte, insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadar olduğun bütün o sey-yar dünyalar ve seyyal kâinatlar, mütemadi-yen senin dalâletin sûretiyle, senin başına dünya dolusu dehşetli ve hadsiz ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuurun varsa, kalbini yakıyor... Rûhun varsa, yandırıyor... Aklın sönmemiş ise, gamlar içinde boğuyor. Eğer bir saatcık sarhoşça sefahetin ve pis lezzetin bu nihayetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukabil gelebilirse o sefahette kal... Yoksa, aklını başına al!.. O mânevî cehennemden kurtulmak ve îmanın bu dünyada dahi te’min ettiği bir mânevî cennete girmek ve saadet-i hayatiyeyi tatmak için, Kur’ân’ın dersini dinle... Cüz’î, fâni bir dakika lezzeti; küllî bâkî, dâimî, îmanî(*) lezzetler ile mübadele et...

Hem deme ki: «Ben hayvan gibi hayatımı geçireceğim.» Çünki; hayvana nisbeten mâzi, müstakbel gayb hükmündedir. Cenab-ı Ha-kîm-i Rahîm; o gaybı onlara bildirmemekle, onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hattâ, kesilmek için yatırılan bir tavuk, hiçbir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit hissetmek ister. Fakat his gider; o elemden de kurtulur. Demek Cenab-ı Hak’kın gayet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re’feti ve şefkati gaybı bildirmemektedir. Bilhassa masum hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefîhane lezzette, sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağışersin. Çünki, hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görü-yor, elemini alıyor. Setr-i gayıpta bulunan istirahat-i tammeden bilkülliye mahrumsun...

Hem senin medar-ı fahrın olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin; incecik bir zamana, büyük bir sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz zamanda yalnız hazır saatte mahsus olduğundan, sun’î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gayet cüz’î olup, senin insaniyetin ve kemalâtın o nisbette küçülür, hiçe iner. Fakat îman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiy-yeti, îman cihetiyle mevcud bulunan mâzi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti ve ke-Mâlâtı o nisbette teâli eder. Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiatiyle aldığı gibi; sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın fiatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin.

Hem senin aklın, ruhun, kalbin, duyguların; ulvî vazifelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmana dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki, senin akıl ve kalb ve rûhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukut edip, pis heves ve rezil nefse inkılâb etmişler, mesholmuşlar. Elbette bu cihette, sana Cehennemi ve mazlûm ehl-i îmana Cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.

BİR ZAMAN

ESKİŞEHİR HAPİSHANESİNİN

PENCERESİNDE OTURMUŞTUM

 

Karşısında bulunan Lise mektebinin büyük kızları onun avlusunda gülerek raks ederken, onları, o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat, birden elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları sûretini aldı. On-dan bu gelen hakikat inkişaf etti. Yani, elli sene sonraki hallerini mânevî ve hayalî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan ellisi; kabirde azap çekiyorlar, toprak ol-muşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında çirkin-leşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celbediyor-lar. Ben de onlara ağladım.

Fitne-i âhir zamanın mahiyeti bana göründü ki, o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor..

Ben bir gün sokağa bakarken, o fitnenin te’sirli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: «Bu biçareler kendileri-ni, bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşin-den kurtaramazlar» diye düşünürken; birden, o fitneyi ateşlendiren ve tâlim eden irtidatkâr bir şahs-ı mânevî önümde tecessüm etti. Ben de ona ve ondan ders alan mülhidlere dedim:

Ey Cehennem hûrileri ile zevklenmek yolunda dinini feda eden ve sefîhâne dalâleti severek irtikâb eden ve hevesat-ı nefsiye lezzeti yolunda dinsizliği ve ilhadı kabûl eden ve hayatı perestiş edip ölümden şiddetli korkan ve kabri hatırına getirmek istemeyen ve irtidata yüz tutan bedbaht!.. Kat’iyyen bil ki: Dinsizlik cihetiyle senin bu koca dünyan; bu saatten evvel ve bu dakikadan sonra, bil’u-mum senin bu kâinatın ve mâzi ve müstak-belin ve geçmiş nev’in ve cinsin ve gelecek mahlûklar ve nesiller ve gitmiş dünyalar ve milletler ve gelen insanlar ve tâifeler tama-men mâdum ve ölüdürler. İşte, insaniyet ve akıl cihetiyle alâkadar olduğun bütün o sey-yar dünyalar ve seyyal kâinatlar, mütemadi-yen senin dalâletin sûretiyle, senin başına dünya dolusu dehşetli ve hadsiz ölümlerin şiddetli elemlerini yağdırıyor. Senin şuurun varsa, kalbini yakıyor... Rûhun varsa, yandırıyor... Aklın sönmemiş ise, gamlar içinde boğuyor. Eğer bir saatcık sarhoşça sefahetin ve pis lezzetin bu nihayetsiz gamlara, hüzünlere, elemlere mukabil gelebilirse o sefahette kal... Yoksa, aklını başına al!.. O mânevî cehennemden kurtulmak ve îmanın bu dünyada dahi te’min ettiği bir mânevî cennete girmek ve saadet-i hayatiyeyi tatmak için, Kur’ân’ın dersini dinle... Cüz’î, fâni bir dakika lezzeti; küllî bâkî, dâimî, îmanî(*) lezzetler ile mübadele et...

Hem deme ki: «Ben hayvan gibi hayatımı geçireceğim.» Çünki; hayvana nisbeten mâzi, müstakbel gayb hükmündedir. Cenab-ı Ha-kîm-i Rahîm; o gaybı onlara bildirmemekle, onları hadsiz elemlerden kurtarmış. Hattâ, kesilmek için yatırılan bir tavuk, hiçbir elem ve hüzün hissetmez. Bıçak kestiği vakit hissetmek ister. Fakat his gider; o elemden de kurtulur. Demek Cenab-ı Hak’kın gayet büyük ve mükemmel bir rahmeti, re’feti ve şefkati gaybı bildirmemektedir. Bilhassa masum hayvanlar hakkında daha tamdır. Demek sefîhane lezzette, sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağışersin. Çünki, hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görü-yor, elemini alıyor. Setr-i gayıpta bulunan istirahat-i tammeden bilkülliye mahrumsun...

Hem senin medar-ı fahrın olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin; incecik bir zamana, büyük bir sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz zamanda yalnız hazır saatte mahsus olduğundan, sun’î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gayet cüz’î olup, senin insaniyetin ve kemalâtın o nisbette küçülür, hiçe iner. Fakat îman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiy-yeti, îman cihetiyle mevcud bulunan mâzi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti ve ke-Mâlâtı o nisbette teâli eder. Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiatiyle aldığı gibi; sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın fiatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin.

Hem senin aklın, ruhun, kalbin, duyguların; ulvî vazifelerini bırakıp, süflî nefsin ve pis hevesin rezil işlerine iştirak ve yardım ettiklerinden, ehl-i îmana dünyada galebe edersin. Ve zâhirde daha sevimli görünürsün. Çünki, senin akıl ve kalb ve rûhun gayet derecede tedennî ve tereddî ve sukut edip, pis heves ve rezil nefse inkılâb etmişler, mesholmuşlar. Elbette bu cihette, sana Cehennemi ve mazlûm ehl-i îmana Cenneti kazandıran bir muvakkat galeben olacak.

 

* * *

 Birden ihtar edilen

Bir mes’ele-i mühimme

 

 

Âhir zamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, tâife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu hadîsin rivayetlerinden anlaşılıyor. Evet, nasılki tarihlerde, eski zamanlarda «Amazonlar» namında gayet silâhşör kadın-lardan mürekkep bir tâife-i askeriye olarak hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de: Bu zamanda zındıka dalâleti, İslâmi-yete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin plâniyle, Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki; açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar.  Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene namahrem hevesatına göstermenin tam cezası olarak; o bıçaklı bacaklar Cehennem’in odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadakati kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç olduğu münasip kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına belâ bulur. Hattâ bu hâlin neticesi olarak: O Âhirzamanda, bâzı yerlerde nikâha rağbetsizlik ve riayetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezaret edecek derecede ehem-miyetsiz, sahipsiz, kıymetsiz bir surete gire-ceği, Hadîsin rivayetinden anlaşılıyor.

Madem hakikat budur. Ve madem her güzel, güzelliğini sever ve elinden geldiği kadar muhafaza etmek ister ve bozulmasını istemez. Ve mâdem güzellik bir nîmettir. Ni-mete şükredilse mânen ziyadeleşir. Şükredilmezse değişir, çirkinleşir. Elbette aklı varsa, hüsün ve cemalini; günahları kazanmak ve kazandırmak ve çirkin ve zehirli yapmak ve o ni’meti, küfran ile medar-ı azab bir sûrete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fâni, beş on senelik cemâli bâkîleştirmek için, meşru bir tarzda istimâl ile, o ni’mete şükre-decek. Yoksa ihtiyarlıkta uzun zaman istiska-le mâruz kalıp, me’yûsâne ağlayacak.

Eğer terbiye-i İslâmiye dâiresinde, âdâb-ı Kur’âniye zînetiyle o cemâl güzelleştirilse; o fâni hüsün, mânen bâkî kalacağı ve Cennette hûrilerin cemalinden daha şirin ve daha parlak bir tarzda kendine verileceği Hadîste kat’iyetle sabittir. Eğer o güzelin zerre miktar aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî neticeyi elinden kaçırmayacak.


 

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ  وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِماً

 

Aziz sıddık kardaşlarım!

 

«Tehlikeli vaziyette bulunan gençlere bir ihtarname» namında bir fıkra gönderiyoruz. Tâ ki: Risale-i Nur’un genç şakirtlerinin gittikleri istikamet ve iffet ve ittibâ-ı Sünnet-i Seniyye, gençlik nok-tasında nekadar kıymetdar bulunduğu-nu ve hakiki ve zevkli gençlik ise, o tarz-daki bahtiyarların gençlikleri olduğunu bir kat daha isbat edip, hakiki genç Türkler kimler olduğunu göstersin.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardaşınız

Said Nursî

BİRKAÇ BÎÇARE GENÇLERE VERİLEN

Bir tenbih, bir ders, bir ihtardır

 

Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için, te’sirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur’dan medet isteyen gençlere de-diğim gibi dedim ki:

Sizdeki gençlik kat’iyyen gidecek. Eğer siz daire-i meşrûada kalmazsanız, o gençlik zâyi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiyye ile, o gençlik nîmetine karşı bir şü-kür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte sarf-etseniz, o gençlik mânen bâki kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.

Hayat ise; Eğer îman olmazsa, veyahut isyan ile o îman te’sir etmezse; hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hü-zünler, kederler verir. Çünki; insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak ha-zır zamanla beraber geçmiş ve gelecek za-manlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlar-dan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hay-van ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise; eğer dalâlet ve gaflete düşş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hûsusan gayr-ı meşrû ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat noktasında, aşağışer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı; bu-lunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında mâdumdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.

Eğer îman hayata hayat olsa; o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar, îmanın nûruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı hazır gibi ruh ve kalbine îman noktasında ulvî ve manevî ezvakı ve envâr-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin, «İhtiyar Risalesinde» Yedinci Rica’da izahı var. Ona bakmalısınız.

İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı îman ile hayat-landırınız ve ferâizle zînetlendiriniz. Ve gü-nahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.

Her gün ve her yerde ve her vakit vefiyat-ların gösterdikleri dehşetli hakikat-ı mevt ise, size, başka gençlere söylediğim gibi bir tem-sil ile beyan ediyorum:

Meselâ, burada gözünüz önünde bir darağa-cı dikilmiş. Onun yanında bir piyango fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren dairesi var. Biz buradaki on kişi alâküllihâl, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya davet edileceğiz. Bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından, her dakika ya «Gel îdam biletini al.. darağacına çık» veyahut «Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış.. gel, al» demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri, yarı çıplak güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gayet tatlı fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de, aldatmaz ve aldanmaz ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki:

 «Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağa-cından kurtulursunuz. Bu tılsım ile o emsalsiz ikramiye biletinizi alırsınız. İşte bu darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar, o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zatlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber veriyorlar ki: «O darağacına gidenleri aynel  yakîn gözünüz ile gördüğünüz gibi bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şübhesiz gündüz gibi kat’î biliniz.» dedi.

İşte bu temsil gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı meşrû dairedeki gençliğin sefa-hetkârâne zevkleri, hazine-i ebediyyenin ve saadet-i sermediyyenin bileti ve vesikası olan îmanı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin  musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel cellâdı, başını kesmek için gelebilir. Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesat-ı gayr-i meşrûayı terkedip, tılsım-ı Kur’anî olan îman ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderat-ı beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebediyye hazinesi biletini alacağına, yüzyirmidört bin Enbiya Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gel-meyen ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat müttefikan haber veriyorlar. Ve âsârını gösteriyorlar.

Elhasıl: Gençlik gidecek... Sefâhette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette, binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle su-i istimâl ile, isrâfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklariyle hapishanelere veya sefaletha-nelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılar-la meyhanelere düşeceklerini anlamak ister-seniz; hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı hâlinden, gençlik sâikasıyla isrâfat ve sû-i istimâlden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi; hapishanelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr-ı meşrû dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapılarıılıp kapanan o âlem-i berzahta, -Ehl-i keşfilkuburun müşahedâtiyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.

Hem nev-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretler ile "Eyvah! gençliğimizi bâd-ı heva, belki zararlı zâyi ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız." di-yecekler. Çünki beşon senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azab ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belâsını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde,

اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ

sırriyle hiç acınmaya müstahak olamaz. Çünki: Zarara rızasiyle girene merhamet edilmez. Ve lâyık değildir.

Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmin.

RİSALE-İ  NUR TALEBELERİ TARAFINDAN

 

Sorulan bir suale cevap

 

«Âlem-i İslâm’ın mukadderatiyle ciddî alâkadar olan bu Cihan Harbinin dehşetli zamanlarında, iki sene -şimdi on sene kadar oldu- ne bizden ve ne de hergün hizmetinizde bulunan Emin’den bir defacık olsun sormadı-nız, ehemmiyet vermediniz. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakikat mı hükmediyor ki, bunu ehemmiyetten ıskat edi-yor? Yahut onun ile meşgul olmanın bir zara-rı mı var?» diye üstadımızdan sorduk. O da «Elcevap» diyor ki:

 Evet, bu Cihan Harbinden daha büyük bir hakikat, daha azîm bir hâdise hükmettiği için, Cihan Harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor. Çünki, bu Cihan Harbinde iki hükûmet, Küre-i Arzın hâkimiyeti için mürâ-faa ve muhakeme dâvasında bulunmaları içinde; iki muazzam dinin musâlâha ve sulh mahkemesine barışmak dâvalarıılarak ve dinsizliğin dehşetli cereyanı da, semavî dinler ile mücadele-i azîmesi başladığı hengâmda; nev-i beşerin «sosyalist» tabakası ile «burju-valar» tâifesinin Mahkeme-i Kübralarında açılan büyük dâvalarından çok mühim öyle bir dâva açılmış ve öyle muazzam bir hakikat meydana çıkmış ki: O dâvanın tek bir adama isabet eden mikdarı, bu Cihan Harbinden daha büyüktür. İşte o dâva da budur ki:

 Şu zamanda her mü’min için, belki herkes için küre-i arz kadar bir bâkî tarla ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak; ve o mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvasıılmış. Demek, her birtek adamın başına öyle bir dâva açılmış ki: Eğer İngiliz ve Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o dâvayı kazanmak için bütününü sarfedecek. Elbette o dâvayı kazanmadan evvel başka şeylere e-hemmiyet veren dîvânedir. Hattâ o dâva, o derece tehlikeye düşş ki: -Bir ehl-i keşfin müşahedesiyle- bir yerde ecel elinden terhis tezkeresi alan kırk adamdan, bir adam kazanabilmiş. Otuzdokuzu kaybetmiş.

 İşte, bu ehemmiyetli azim dâvayı kazandı-racak ve yirmi senedir tecrübelerle, onda se-kizine o dâvayı kazandıran bir dâva vekili bu-lunsa.. elbette aklı başında her adam, o dâvayı kazandıracak öyle bir dâva vekilini vazifeye sevk edecek bir hizmete, her hâdisenin fevkinde ehemmiyet vermeğe mükelleftir.

İşte o dâva vekilinin birisi, belki birincisi Kur’ân-ı Mu’ciz-ül-Beyan’ın i’cazı mânevî-sinden süzülen ve çıkan ve tevellüd  eden Risale-i Nur olduğuna, (binler) onunla o dâvayı kazananlar şâhiddir.

Evet, bu küre-i arza me’muriyetle gönderi-len her insan, burada misafir ve fâni olduğu; ve mahiyeti, bir hayat-ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat’iyyen tahakkuk etmiştir. O herbir insan, bu zamanda hayat-ı ebediyyesini kurtaracak olan istinad kaleleri sarsıldığından; bu dünyasını ve içindeki bütün alâkadar ah-babını ebedî terketmekle beraber,  bu dünya-dan binler derece daha mükemmel bâkî bir mülkü de kaybetmek veya kazanmak dâvası başına açılmış. Eğer îman vesikası olmazsa ve berâtı ve senedi olan itikadı, sağlam bir sûret-te elde etmezse, o dâvayı kaybeder. Acaba bu kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?

 İşte, bu hakikata binaen, benim ve kardeş-lerimin her birimizin yüz derece aklımız ve fikrimiz ziyadeleşse de, bu muazzam vazife-i kudsiyenin hizmetine ancak kâfi gelebilir. Sâir mesâile bakmak, bize fuzulî ve malâyani olur. Yalnız bu kadar var ki: Risâle-i Nur şakirtlerinin bir kısmı öteki dâvalar içinde bu-lunduğu; ve lüzumsuz, sebepsiz bazen bize a-kılsızların tecavüzleri ve taarruzları zamanların-da -zaruret derecesinde- istemiyerek bakmışız.(*)

 Hem de bu hakikî ve pek büyük dâva hari-cindeki dâvalara ve boğuşmalara alâkadarâne fikren, kalben karışmak zararlıdır. Çünki, böyle geniş siyasî ve heyecan veren dairelere dikkat eden ve onlarla meşgul olan bir adam, kısa bir daire içinde vazifedar olduğu, ehem-miyetli hizmetlerden geri kalır veya şevki kırılır. Hem de, o geniş cazibedar siyaset ve boğuşma dairelerine dikkat eden, bazan kapı-lır. Vazifesini yapamadığı gibi, selâmet-i kal-bini ve hüsn-ü niyetini ve istikamet-i fikrini ve hizmetteki ihlâsını kaybetmese de, o itti-ham altında kalabilir. Hattâ bu noktada bana mahkemede hücum ettikleri zaman, dedim:

 «Güneş gibi hakikat-i îmaniye ve Kur’ani-ye, yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tabi ve âlet olmadığı gibi; o hakikati cidden tanı-yan, değil küre-i arzdaki hâdisata belki kâina-ta da âlet edemez» diye onları susturdum.

İşte, üstadımızın cevabı bitti.

Biz de, bütün kuvvetimizle tasdik ettik.

 

Risale-i Nur şakirtleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 

RİSALE-İ NUR MÎZANLARINDAN ON ÜÇÜNCÜ SÖZÜN İKİNCİ MAKAMININ HAŞİYESİDİR

 

Risale-i Nur’daki hakikî teselliye mahpus-lar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbe-sini yeyip, taze ve şirin ömrünü hapiste geçi-renlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var.

Evet, gençlik damarı, akıldan ziyade hissi-yatı dinler. His ve heves ise kördür. Âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika inti-kam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefahet keyfiyle bir nâmus mes’elesinde; binler gün hem hap-sin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur. Bunlara kıyasen, bîçare gençlerin çok vartaları var ki: En tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar. Ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek, bu asrı fırtınalariyle sarsıyor. Çünki: Âkibeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ve karılarını ibahe eder. Belki hamamlarında erkek kadın beraber, çıplak olarak girmeleri ve izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyâtı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara, zenginlerin mallarını helâl eder ki: Bütün beşer bu musibete karşı titriyor.

 İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kah-ramanane davranıp, iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale-i Nur’un «Meyve» ve«Gençlik Rehberi» gibi keskin kılınçlariyle mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçare genç, hem dünya istikbalini, hem mes’ut hayatını, hem âhiretteki saadetini ve hayat-ı bâkiyesini azaplara, elemlere çevirip mahveder. Ve sû-i istimâl ve sefahetle hastahanelere ve hayatın taşkınlıklariyle hapishanelere düşer. Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak.

Eğer terbiye-i Kur’aniye ve Nur’un hakika-lariyle kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes’ut bir Müslüman ve sair zîhayatlara, hayvanlara bir nevi Sultan olur.

Evet bir genç, hapiste yirmidört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namaza sarfetse, ve ekser günahlardan hapis mâni olduğu gibi, o musîbete sebebiyet veren hatâdan dahi tövbe edip, sair zararlı, elemli günahlardan çekilse hem hayatına, hem istikbaline, hem vatanına, hem milletine, hem akrabasına büyük bir faidesi olması gibi o on-onbeş senelik fâni gençlikle, ebedî parlak bir gençliği kazanacağını; başta Kur’an-ı Mu’cizül-Beyan, bütün Kütüb ve Suhuf-u Semaviye kat’î haber verip müjde ediyorlar.

Evet, o şirin, güzel gençlik nîmetine istikametle, taatle şükretse hem ziyadeleşir, hem bâkîleşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.

Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise: Farz namazını kılmak şartiyle, her bir saati, bir gün ibadet olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehane-i uzlet olup, eski zamanda mağara­lara girerek ibadet eden münzevî sâlihlerden sayılabilirler. Eğer fakir ve ih­tiyar ve hasta ve îman hakikatlarına müştak ise; farzını yapmak ve tevbe etmek şartiyle, herbir saatleri yirmişer saat ibadet olup, hapis ona bir istirahathane ve merhametkârane ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir terbiyehane, bir dershane hükmüne geçer. O hapiste durmakla; hariçteki müşevveş, her ta­rafta ki günahların hücumuna maruz serbestiyetten daha ziyade hoşlanabilir. Hapisten tam terbi alır. Çıktığı zaman bir katil, bir müntakim olarak değil; belki tövbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar. Hattâ Denizli hapsindeki zatların az  zamanda Nur’lardan fevkalâde hüsn-ü ahlâk dersini alanlarını gören bâzı alâkadar zatlar demişler ki: «Terbiye için onbeş sene hapse atmaktan ise, onbeş hafta Risâle-i Nur dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder.»

Madem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir ve madem kabir kapanmıyor, kafile kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar ve madem ölüm, ehl-i îman hakkında îdam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiği, hakikat-i Kur’aniyye ile gösterilmiş ve ehl-i dalâlet ve sefahet hakkında göz ile göründüğü gibi bir îdam-ı ebedîdir, bütün mahbubatından ve mevcûdattan bir firak-ı lâyezalîdir; Elbette ve elbette hiç şüphe kalmaz ki En bahtiyar odur ki; sabır içinde şükretmek ve hapis müddetinden tam istifade ederek, Nur’ların dersini alarak, istikamet daire-sinde îmanına ve Kur’âna hizmete çalışmaktır.

Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben yet-mişbeş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüc-cetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki:

Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız îmandadır ve îman hakikatlerı dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.

Ey hapis musibetine düşen bîçâreler!.. Ma-dem dünyanız ağlıyor. Ve hayatınız acılaştı. Çalışınız; âhiretiniz dahi ağlamasın. Ve hayat-ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın, hapisten istifade ediniz. Nasıl bazan ağır şerait altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. Öyle de, sizin bu ağır şerait altında herbir saat ibadet zahmeti, çok saatler olup, o zahmetleri rahmetlere çevirir.

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ  وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

 

Aziz, Sıddık Kardeşlerim!

 

Hapis musibetine düşenlere ve onlara merha-metkârâne sadakatle hariçten gelen erzaklarına nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi «üç nokta» da beyan edeceğim:

 Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, her bir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir. Ve fâni saatleri; meyveleri cihetiyle, mânen bâkî saatlere çevirebilir. Ve beş-on sene ceza ile milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmağa vesile olabilir. İşte ehl-i îman için bu pek büyük ve çok kıymetdar kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabr içinde şükretmektir. Zaten hapis, çok günahlara mânidir, meydan vermiyor.

 İkinci Nokta: Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i elem dahi lezzettir. Evet; herkes, geçmiş lezzetli, safâlı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip «eyvah!» der ve geçmiş musibetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir mânevî lezzet hisseder ki: «Elhamdülillâh şükür, o belâ sevabını bıraktı, gitti» der. Ferah ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir mânevî lezzet bırakır. Ve lezzetli saat, bilâkis elem bırakır. Madem hakikat budur. Ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleriyle beraber mâdum ve yok olmuş. Ve gelecek belâ günleri, şimdi mâdum ve yoktur. Ve, yoktan elem yok. Ve mâdumdan elem gelmez. Meselâ: Birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimâlinden, bugün o niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece dîvaneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri -ki hiç ve mâdum ve yok olmuşlar- şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allah’tan şekva etmek gibi «of, of» etmek dîvaneliktir. Eğer sağa-sola, yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva olmasın, ben bu Üçüncü Medrese-i Yûsufiyyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve mânevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hu-sûsan Nur’un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me’yusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet-i ilâhiye, bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığım-dan ve hapsimden razı oldum. Çünki: «Benim gibi kabir kapısında bir bîçareye, gafletle geçebilir bir saatini, on adet ibadet saatleri yapmak büyük kârdır.» diye şükreyledim.

 Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkat-kârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç ol-dukları rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmekte, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarı-dan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı o yemek kadar, o gardiyan ve gardiyan ile beraber dahilde ve hariçte çalışanların -bir sadaka hükmünde- defter-i hasenatına yazılır. Husûsan musibetzede; ihtiyar veya hasta veya fakir veya garip olsa, o sadaka-i mâneviyyenin sevabı çok ziyadeleşir.

 İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki: O hizmeti, Lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadakat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

 وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ  يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِماً

 

Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim!

 Size; hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:

 Meselâ: Birisi birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lez-zetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktûlün akrabası dahi, intikam endişesiyle ve karşısında düşmanınışünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da Kur’anın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musalâha etmektir.

 Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünki; ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmıyacaktı. O kâtil ise, o kaza-yı İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki, «Üç günden fazla bir mü’min diğer bir mü’mine küsmemek» İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuş ise; çabuk barışmak elzemdir. Yoksa o cüz’î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını afveder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler, elbette mabeyinlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmağa hem maslahat ve istirahat-ı şahsiye ve umumiye, hem Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor.

Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim beraetimize bir sebep olup -hattâ dinsizlere, serserilere de- o mahpuslar hakkında «mâşâallah, bârekâllah» dedirttiler. Ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler. Ben burada gördüm ki: Birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip, beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü’min, küçük ve cüz’î bir hatâ veya menfaatle, yüzer zararı ehl-i îmana vermez. Eğer hatâ etse, verse, çabuk tövbe etmek lâzımdır.

* * *


 

 

 

 

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

   وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ  يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِماً

 

Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!

Benim kat’î kanaatim gelmiş ki; buraya girmemizin inayet-i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz; Yani Nurlar, tesellileriyle ve îmanın hakikatlariyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlardan ve boşuboşuna gam ve hü­zün ile giden hayatınızı faydasızlıktan, bâd-ı heva zâyi olmasından ve dünyanızın ağla­ması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp, tam bir teselli size vermektir. Madem hakikat bu­dur; elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur Talebeleri gibi birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki: Bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz et­memek için, dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırı­yorlar. Size sadakatla hizmet eden gardiyan­lar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz, beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Gûya canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız. İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını ta­şıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir kahramanlık ile, heyete deyiniz ki:

 «Değil elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver de verilse, hem emir de verilse, biz bu bîçâre ve bizim gibi musibetzede arka­daşlarımıza dokunmıyacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adâvetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa çalışacağı­mıza, Kur’ânın ve îmanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve ir­şadiyle karar verdik.» diyerek, bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz

Onüçüncü Sözün

İkinci Makamının Zeyli

 

LEYLE-İ  KADİRDE  İHTAR  EDİLEN

BİR  MES’ELE-İ  MÜHİMME

 

Leyle-i Kadir’de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret ede­ceğiz. Şöyle ki:

Nev-i beşer; bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadı ile ve mer­hametsiz tahribatı ile ve bir tek düşmanın yü­zünden yüzer mâsumu perişan etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me’yusiyetleriyle ve galiplerin dehşetli telâş ve hâkimiyyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tâmir ede­memelerinden gelen, dehşetli vicdan azabla-riyle ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantazi­yelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünme­siyle ve fıt­rat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın ve ma­hiyet-i insaniyenin umumî bir surette deh­şetli yaralanmasiyle ve gaflet ve dalaletin, sert ve sağır olan tabiatın,  Kur’anın elmas kılıncı altında parçalanmasiyle ve gaflet ve dalâletin en bo­ğucu, aldatıcı ve en geniş per­desi olan siya­set-i ruy-i zeminin pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti görünmesiyle.. el­bette ve elbette hiç şüphe yok ki: Şimalde, Garpta, Ame­rika’da emareleri göründüğüne binaen, nev’i beşerin maşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviyye, böyle çirkin ve geçici olmasın­dan; fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği, aradığı ha­yat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak; ve elbette hiç şüphe yok ki: Bin üçyüz altmış se­nede, her asırda üçyüzelli mil­yon şâkirdi bu­lunan ve her hükmüne ve dâva­sına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her da­kikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyyet ile bulunup, lisanlariyle beşere ders veren ve hiç bir kitapta emsali bulunmıyan bir tarzda, beşer için hayat-ı bâkıyeyi ve saa­det-i ebediyeyi müjde veren ve bütün beşe­rin yaralarını tedavi eden Kur’an-ı Mu’ciz-il-Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtiyle, belki sarihan ve işareten onbinler defa dâva edip haber veren ve sarsılmaz kat’î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle, hayât-ı bâkıyeyi kat’iyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev-i beşer, bütün bütün ak­lını kaybetmezse, maddî veya mânevî bir kı­yamet başlarına kopmazsa; İs­veç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’anı kabûl et­meğe çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehem­miyetli cemiyyeti gibi, ruy-i zeminin geniş kıt’aları ve büyük hükûmetleri Kur’an-ı Mu’cizül-Beyanı ara­yacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlariyle sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında, kat’iyyen Kur’anın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mu’cize-i ekberin yerini tutamaz.

Sâniyen: Madem Risale-i Nur bu mu’cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda, hazine-i Kur’aniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’hazi ve mercii olmayan ve bir mu’cize-i mâneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam yapıyor. Ve aleyhindeki deh­şetli propagandalara ve gayet muannid zın­dıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, Tabiat Risalesiyle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsa’ daki Meyvenin Altıncı Mes’elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.

Elbette bize lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için, hususî dershaneler  açılmağa izin verilmesine binaen, Nur şakirdleri mümkün  olduğu kadar her yerde küçücük birer dershane-i Nuriyye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder. Fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz. Îman hakikatlerinin izahı olduğu için hem ilim, hem Marifetullah, hem huzur, hem ibadettir.

Eski medreselerde beş-on seneye mukabil, İnşaallah Nur Medreseleri beş-on haftada aynı neticeyi temin edecek  ve yirmi senedir  ediyor.

Hem hükûmet, bu millet ve vatanın hayat-ı dünyeviyesine ve siyasiyesine ve uhreviyesine  pek çok  faydası bulunan bu Kur’an Lemeat-larına ve Kur’an dellâlı  olan Risâle-i Nur’a, değil  ilişmek, belki tamamiyle terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki: Geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek şiddetli belâlâra ve anarşiliğe karşı bir set olabilsin.

 

Said Nursî

 (Yirmialtıncı Lema’dan)

 

Yedinci Rica

 

 Bir zaman ihtiyarlığımın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri, Yeni Said’in ağlamalarına inkılâb ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya, beni Eski Said zannedip oraya istediler; gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kal’asının başına çıktım. O kal’a, tehaccür etmiş hâdisat-ı tarihiye sû­retinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kal’anın ihti­yarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devleti’nin ihtiyarlığı ve Hilafet Saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı, bana gayet ha­zin ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kal’ada geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı; ve bak­tım. Birbiri içinde beni ihata eden dört-beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet-i ruhiye hissettiğimden (Haşiye) bir nur, bir teselli, bir rica aradım. Sağa, yâni mâzi olan geçmiş zamana bakıp teselli ararken bana mâzi, pederimin ve ec­dadımın ve nev’imin bir mezar-ı ekberi sûre­tinde göründü, teselli yerine vahşet verdi. Sol tarafım olan istikbâle, derman ararken baktım. Gördüm ki: Benim ve emsâlimin ve nesl-i âtinin büyük ve karanlıklı bir kabri sûretinde göründü; ünsiyet yerine dehşet verdi. Sağ ile soldan tevahhuş edip, hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvâri nazarıma o hazır gün, ya­rım ölmekte ve hareket-i mezbuhanedeki ızdırap çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut suretinde göründü. Sonra bu cihetten dahi me’yus olunca, başımı kaldırıp ömrü­mün ağacının başına baktım, gördüm ki: O ağacın tek bir meyvesi var, o da benim cena­zemdir; o ağaç üstünde duruyor, bana bakı­yor. O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim. O ömür ağacının aşağısına, köküne baktım gördüm ki: O aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağiyle, mebde-i hil­katimin toprağı birbirine karışmış bir sûrette ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdime dert kattı. Sonra mecburiyetle arkama baktım gördüm ki: Esassız, fâni olan dünya; hiçlik derelerinde ve yokluk zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken, zehir ilâve etti. O cihette dahi hayır göremediğimden; ön tara­fıma baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki: Kabir kapısı tam yolumun üs­tünde açık görünüp, ağzını açmış bana bakı­yor. Onun arkasında ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa na­zara çarpıyor. Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinad ve silâh-ı müdafaa ola­cak cüz’î bir cüz-ü ihtiyarîden başka birşey elimde yok. O hadsiz a’dâ ve hesabsız muzır şeylere karşı, tek bir silâh-ı insanî olan o cüz’-ü ihtiyarî hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icadsız olduğundan, kesbden başka birşey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir.. tâ ondan bana gelen hüzünleri sustursun ve ne de istikbâle hulûl edebilir.. tâ ondan gelen korkuları men’etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime faidesi olmadı­ğını gördüm. Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me’yusiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur’ân-ı Mu’ciz-il-Be­yanın semasında parlayan îman nurları im­dada yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki; gördüğüm o vahşetler, o ka­ranlıklar yüz derece tezâuf etse idi, yine o nur, onlara karşı kâfi ve vâfi idi;  Bütün o deh­şetleri birer birer teselliye ve o vahşetleri  bi­rer  birer  ünsiyete  çevirdi. Şöyle  ki:

Îman; o vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı ekber sûretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-i ahbab olduğunu biaynelyakîn, bihakkalyakîn gösterdi.

Hem îman, bir kabr-i ekber sûretinde nazar-ı gafletle görünen gelecek zamanı, sevimli sa­adet saraylarında bir ziyafet-i Rahmaniye meclisi sûretinde biilmelyakîn gösterdi.

Hem îman; nazar-ı gafletle bir tabut vazi­yetinde görünen hazır zamanı ve o hazır gü­nün tabutiyet şeklini kırıp, hazır gün uhrevî bir ticaretgâh dükkânı ve şaşaalı bir misafir­hane-i Rahmanî suretinde bilmüşahede gösterdi.

Hem îman, nazar-ı gafletle ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saadete namzed olan ru­humun eskimiş yuvasından, yıldızlarda gez­mek için çıktığını, biilmelyakîn gösterdi.

 Hem îman; kemiklerimle mebde-i hilkati­min toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mah­volmuş kemikler olmadığını; belki o toprak, rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir per­desi olduğunu, sırr-ı îman ile gösterdi.

 Hem îman; nazar-ı gafletle arkamda, hiçlikte, yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın va­ziyetini sırr-ı Kur’an ile gösterdi ki: O zâhirî zulümatta yuvarlanan dünya ise; vazifesi bit­miş, mânâsını ifade etmiş, neticelerini ken­dine bedel vücudda bırakmış bir kısım mektubat-ı Samedaniye ve sahâif-i nukuş-u Sübhaniye olduğunu gösterdi. Dünyanın ma­hiyeti ne olduğunu biilmelyakîn bildirdi.

Hem îman, ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, nur-u Kur’an ile gösterdi ki: O kabir; kuyu kapısı değil, belki âlem-i nurun kapısıdır. Ve o yol ise; hiçliğe ve ademistana değil, belki vücûda, nuristana ve saadet-i ebediyeye gi­den yol olduğunu tam kanaat verecek bir de­recede gösterdiğinden, dertlerime hem der­man, hem merhem oldu.

Hem îman; o, elinde pek cüz’î bir kesb bu­lunan cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenahî bir kudrete istinad etmek ve hadsiz bir rah­mete intisab etmek için, o cüz-ü ihtiyarînin eline bir vesika veriyor.. Belki de, îman o cüz-ü ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor. Hem o cüz’-i ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi zâtında hem kısa, hem âciz, hem nok­sandır. Fakat, nasıl ki bir asker, cüz’î kuvve­tini devlet hesabına istimâl ettiği vakit, binler derece kuvvetin­den fazla işler görür; öyle de sırr-ı îmanla o cüz’î cüz-ü ihtiyarî, Cenab-ı Hak nâmına onun yolunda istimal edilse, beşyüz sene genişliğinde bir Cennet’i dahi kazanabilir.

 Hem îman; geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemiyen o cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp, kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise, cisim gibi hazır za­mana münhasır olmadığından, pek çok seneler mâziden, pek çok seneler istikbalden daire-i ha­yâtına dahil olduğundan; o cüz-ü ihtiyarî, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Zaman-ı mâ­zinin en derin derelerine kuvvet-i îman ile gire­bildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def’edebil­diği gib; nur-u îman ile istikbâlin en uzak dağlarına kadar çıkar; korkuları izale eder.

İşte ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve hemşîre ihtiyareler! Madem elhamdülillâh biz ehl-i îmanız; ve madem îmanda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var; ve madem ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine daha ziyade sevkediyor.. elbette îmanlı ihtiyarlıktan şekva değil, belki binler teşekkür etmeliyiz.

MEYVE  RİSALESİ’NDEN

 

Altıncı  Mes’ele

 

Risale-i Nur’un çok yerlerinde izahı ve kat’î hadsiz hüccetleri bulunan İman-ı Billah rüknünün, binler küllî bürhanlarından bir tek bürhana kısaca bir işarettir.

 

Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. «Bize Hâiıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar» dediler. Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsûsiyle mütemadiyen Allah’tan bahsedip, Hâlikı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

Meselâ: Nasılki mükemmel bir eczahâne ki, her kavanozunda hârika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var.

Şübhesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, Küre-i arz eczahanesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasiyle Küre-i Arz eczahane-i kübrası-nın eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâli hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.

Hem, meselâ: Nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır. Öyle de, Küre-i Arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbaniye, ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede okudu­ğunuz fenn-i makine mikyasiyle, Küre-i Arzın ustasını ve sahibini bildirir ve tanıttırır.

Hem meselâ, nasılki: Gayet mükemmel binbir çeşit erzak etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iaşe anbarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir. Öyle de, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzak isteyen tâifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen bîçare zîhayatlara getiren ve Küre-i Arz denilen bu Rahmanî iaşe anbarı ve bir sefine-i Sübhaniye ve binbir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbanî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz ve okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasiyle, o kat’iyette ve o derecede Küre-i Arz deposunun sahibini, mutasarrıfını, müdebbirini bildirir tanıttırır, sevdirir.

Hem nasıl ki: Dörtyüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve tâlimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mu’cizekâr bir kumandanı, tek başiyle bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh, şüphesiz bedâhetle, o hârika kumandanı gösterir takdirkârâne sevdirir. Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhanîde nebatat ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev’in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, tâlim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak birtek kumandan-ı âzam tarafından verilen Küre-i Arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasiyle, dikkatli ve aklı başında olanlara o derece Küre-i Arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.

Hem nasılki: Bir hârika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler, yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mu’cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir. Aynen öyle de: Bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı -kozmoğrafyanın dediğine bakılsa- Küre-i Arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür’atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor Birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, Küre-i Arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmaniyyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmıyan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklariyle gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri, ne derece o misalden daha büyük, daha mükemmeldir; o derecede, sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyasiyle, bu meşher-i âzam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini; o nuranî yıldızları şahid göstererek tanıttırır, tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.

Hem meselâ, nasılki bir kitab bulunsa ki: Bir satırında bir kitap ince yazılmış ve her bir kelimesinde, ince kalemle bir Sûre-i Kur’aniye yazılmış, gayet mânidar ve bütün mes’eleleri birbirini teyit eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde meharetli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmua; şeksiz, gündüz gibi, kâtip ve musannifini kemalâtiyle, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşaalla Bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir. Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ı kebiri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üçyüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşır­mayarak, mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur’an-ı Ekber-i Âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise; o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmet-ül- eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet geniş mikyaslariyle ve dürbîn gözleriyle bu kitab-ı kâinatın Nakkaşını, Kâtibini hadsiz kemalâtıyla tanıttırır. «Allahü Ekber» cümlesiyle bildirir, «Sübhanallah» takdisiyle târif eder, «Elhamdülillâh» senalariyle sevdirir. İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünundan her bir fen geniş mikyasiyle ve hususî aynasiyle ve durbinli gözüyle ve ibretli nazarlariyle bu kâinatın Hâlik-ı Zülcelâlini esmasiyle bildirir; sıfâtını, kemalâtını tanıttırır.

İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhan-ı Vahdaniyet olan mezkûr hücceti ders vermek  içindir ki: Kur’an-ı Mu’ciz-il Beyan çok tekrar ile en ziyade

 رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ ve  خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ

âyetleriyle Hâlikımızı bize tanıttırıyor diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tama-miyle kabul edip tasdik ederek: "Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki; tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun.!" dediler. Ben de dedim:

İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî, mânevî düşmanları ve nihayetsiz fakriyle beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir bîçare mahlûk iken, birden îman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdad bularak herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamiyle iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir padişaha îman ile intisap etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin îdam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz. O mektepli gençlere dediğim gibi, musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim:

Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahti-yar mazlûm îdam olunurken bedbaht zalim-lere demiş: "Ben idam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat, ben de sizi îdam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden, sizden tam intikamımı alıyorum.. Lâilâhe illâllah".. diyerek, sürûr ile teslim-i ruh eder.

سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا

عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ


 

 

(Onuncu Söz’ün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası)

 بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ  فَسُبْحَانَ اللهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ اْلحَمْدُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ { يُخْرِجُ اْلحَىَّ مِنَ اْلمَيِّتِ وَيُخْرِجُ اْلمَيِّتَ مِنَ اْلحَىِّ وَيُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذلِكَ تُخْرَجُونَ * وَمِنْ آيَاتِهِ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ* وَ مِنْ آيَاتِهِ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا اِلَيْهَا وَ جَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَ رَحْمَةً اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ { وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ { وَ مِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَ النَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ {وَ مِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَ طَمَعًا وَ يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِى بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ فِى ذلِكَ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ {وَمِنْ آيَاتِهِ اَنْ تَقُومَ السّمَاءُ وَاْلاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ اْلاَرْضِ اِذَا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ {وَ لَهُ مَنْ فِى السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ {وَ هُوَ الَّذِى يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَ هُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيم ُ{


 

 

Îmanın bir kutbunu gösteren bu semâvî Âyât-ı Kübrânın ve Haşri isbat eden şu kudsî berahin-i uzmânın bir nükte-i ekberi ve bir hüccet-i âzamı; bu "Dokuzuncu Şua"da beyan edilecek.

Lâtif bir İnâyet-i Rabbaniyyedir ki: Bundan otuz sene evvel Eski Said yazdığı tefsir mukaddimesi "Muhâkemat" nâmındaki eserin âhirinde...

İkinci Maksat: Kur’anda Haşre işaret eden iki âyet, tefsir ve beyan edilecek.

نَحُو   بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

deyip durmuş. Daha yazamamış. Hâlık-ı Rahimime delâil ve emârat-ı Haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki: Otuz sene  sonra tevfik ihsan eyledi. Evet bundan dokuz-on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan:

  فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Ferman-ı İlahînin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan «Onuncu Söz» ile «Yirmidokuzuncu Sözü» in’am etti. Münkirleri susturdu. Hem îman-ı Haşrînin hücum edilmez ve iki metin kal’asından dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât-ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu «Dokuzuncu Şua,» mezkûr âyâtiyle işaret edilen «Dokuz Âli Makam» ve bir ehemmiyetli «Mukaddime»den ibarettir.

Mukaddime

 

Haşir akidesinin, pek çok ruhî faidelerinden ve hayatî neticelerinden birtek netice-i câmiayı ihtisar ile beyan ve hayat-ı insaniyeye husûsan hayat-ı içtimaiyesine, ne derece lüzumlu ve zarurî olduğunu izhar ve bu îman-ı Haşrî akidesinin pek çok hüccetlerinden, bir tek hüccet-i külliyeyi icmal ile göstermek ve o akide-i Haşriye ne derece bedihî ve şübhesiz bulunduğunu ifade etmekten ibaret olarak "İki Nokta"dır.

BİRİNCİ NOKTA: Âhiret akidesi; hayat-ı içtimaiye ve şahsiye-i insaniyenin üss-ül- esası ve saadetinin ve kemâlâtının esasatı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyas olarak yalnız «Dört» tanesine işaret edeceğiz:

Birincisi: Nev’-i beşerin bir cihette hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler.  Ve gayet zaif ve nâzik vücudlarında bir kuvve-i mâneviye bulabilirler. Ve her şeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mîzac-ı ruhlarında, o Cennet ile bir ümit bulup, mesrûrane yaşayabilirler. Meselâ Cennet fikriyle der: "Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer, bizden daha güzel yaşar." Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri; o zaif bîçarelerin endişeli nazarlarına çarpması, mukavemetlerini ve kuvve-i man,eviyelerini zîr ü zeber ederek, gözleriyle beraber ruh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak; ya mahvolup veya divane bir bedbaht hayvan olacaktı...

İkinci Delil: Nev-i insanın bir cihette nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatların